Her paranın arkasında onun güvencesi olarak bir merkez bankası bulunmaktadır. Ülkemizde paramızın güvencesi Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasıdır. Amerikan dolarının arkasında ise 1913 yılında bu görevi üstlenen Federal Reserve Bank (FED) bulunmaktadır.
Merkez bankalarının görevi para basmak ve bastıklarını parayı istikrarlı kılmaktır. Merkez bankaları ise parayı altına endeksli olarak basmak durumundadır. FED de 1944 yılında Birleşmiş Milletler Para ve Finans konferansında Bretton Woods sistemi ile bunu kabul etmiştir. Bu sistem ile bağımsız devletler kendi aralarında ortak bir parasal düzen üzerinde anlaşarak; altına dönüştürülebilen tek para biriminin dolar olmasına, diğer para birimlerinin değerlerinin de dolara göre ayarlanmasına karar vermişlerdir. Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre belirlenmiştir. Anlaşma ile 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gr. altın olarak belirlenmiş ve ABD dış talep olduğunda doları bu paritesi üzerinden altına çevirmeyi kabul etmiştir. Ancak 1971 yılına gelindiğinde piyasalarda oluşan gerilim sonucu ABD’nin doları altına endekslemekten vazgeçtiğini duyurmasıyla belirlenen sistem çökmüştür. O zamandan sonra Amerikan Merkez Bankası doları karşılıksız olarak basmaya başlamıştır. Günümüzde de buna devam etmektedir.
Basitçe özetleyecek olursak; bugün TCMB para basabilmek için önce aktif edinir ve karşılığında para basar. FED ise istediği zaman para basar.
Bu durumda dünyanın en büyük tüketimine sahip olan ABD ticaret yaptıkça dünyayı adeta dolara boğmaktadır ve maalesef günümüzde piyasalarda adeta kur savaşları yaşanmaktadır.
Bu ortamda ise akla sıkça Bretton Woods Anlaşması’nı bozma kararının hemen ardından ABD Hazine Bakanı tarafından söylendiği sanılan "Dolar bizim para birimimiz ama sizin sorununuz" sözü gelmektedir.
Son zamanlarda ise dolar kurunun tüm para birimlerine karşı değer kazandığı görülmekte, bu durum piyasaları ciddi şekilde sarsmaktadır. Yaşanan bu sorunun ana iki nedeni olarak ise FED’in birkaç yıldır faizleri yükseltme vurguları ve Trump’ın gelişi ile ABD’nin dışa kapalı politikalara doğru ilerleme beklentisi gösterilebilir.
ABD’nin dışa kapalı politikalara dönme beklentisi demek ABD’nin ithal tüketim yapmayıp kendi yağında kavrulmaya çalışması demektir. Trump bunu kamu harcamalarını arttırarak yapacağını belirtmektedir. Bunun ne kadar gerçekleştirilebilir olduğu tartışılır. Ancak ABD gibi bir devin ithalatını kısması diğer devletlerin dış ticaret hadlerini ciddi derecede bozabilir. Bu korkular piyasalardaki yüksek kuru tetiklemektedir.
Dolar sorununa bir diğer neden olan FED’in faiz politikası ise detaylı bir açıklama gerektirmektedir. Faiz paranın fiyatıdır. Yani elinde tasarruf fazlası bulunan ekonomik birimlerin bu fazlalılığı finansal piyasalarda değerlendirerek elde ettiği gelirdir. Tasarruf açığı bulunan birimler açısından ise vadeli olarak kullanmış olduğu borca karşılık ödediği kullanım bedeli denilebilir. Dolayısıyla bir merkez bankasının faizleri arttırması yada arttırma eğiliminde olduğunu beyan etmesi, serbest sermaye hareketliliği söz konusu iken gözü açık tasarruf sahipleri tarafından dikkatle izlenecek ve doğal olarak sermaye sahibi daha yüksek kar ve daha az risk neredeyse orayı tercih edecektir. Bu koşullarda yaşanan para çıkışları ise söz konusu ülkeler arasındaki “yerli para-döviz kuru endeksini” doğal olarak etkileyecektir.
Ülkemiz açısından bu durumu teoriden alıp pratiğe dökerek incelediğimizde ise sermaye zengini olan Amerika ve tasarruf açığı olan Türkiye’yi birlikte analiz etmemiz gerekir. Tasarruf açığınızın bulunması demek yatırım ve harcamalarınız için dış finansmana ihtiyaç duyduğunuz anlamına gelir. Bu dış finansmanı toplayabilmeniz için ise faiz ödemesi yapmanız gerekmektedir. Dolayısıyla faiz oranlarını ne kadar yüksek tutarsanız sermaye bulmanız o kadar kolaylaşacaktır. Ancak çok yüksek faiz ödemesi yapmanız demek ürettiğinizi hatta fazlasını dışarıya vermeniz manasına da geldiği için faiz politikası kritiktir. Haddinden fazla yükseltirseniz üretemez, haddinden fazla düşürürseniz yatırım yapamaz hale gelirsiniz.
Amerikan Merkez Bankası ise son dönemlerde faiz arttırma söylemlerini uygulamaya dökerek arttırma kararı almaya başladı ve yine söylemlerden anlaşıldığı kadarıyla faiz arttırmaya devam etme eğiliminde olacak. Bu açıdan bakıldığında Amerika sermayesini geri çağırmaya başladı denilebilir. Bu faiz arttırma kararları sadece Türkiye’yi değil diğer tüm ülkeleri de etkilemektedir. Amerikan doları diğer tüm para birimlerine karşı değer kazanmaktadır. Çünkü sermaye sahipleri Amerika’ya doğru çekilmekte ve doğal olarak tasarruf açığı bulunan yada tasarrufları azalan ülkelerin paraları dolar karşısında değer kaybetmektedir.
Kurda yaşanan bu sıkıntılara karşılık Merkez Bankasından uzun dönemli çareler beklemek beyhudedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın elinde aslında çokta fazla enstrüman bulunmamaktadır. FED’in faiz hamlesine aynı şekilde karşılık vererek faiz artırımına gitmek Türkiye açısından bir nebzede olsa yatıştırıcı olabilir. Ancak uzun dönemli bir çare olmayacağı açıktır. Sorunun temelinde çok tüketen ama az üreten bir toplum yapısı yatmaktadır.
Çözümün temelinde ise üretim yatmaktadır.
Her türlü üretim alanında verimi ve kaliteyi arttırıcı, maliyetleri düşürücü hamleler bir an önce hayata geçirilmeli; üreten, güçlü bir ülkenin temelleri atılmalıdır. Gençlerimiz bilişim, sanayi, tarım, yazılım vb. her türlü alanda kalifiye hale getirilmelidir. Gereksiz tüketim harcamalarının kısılması açısından toplum bilinçlendirilmeli, gerekirse ithal tüketime sert kotalar uygulanmalıdır.
Sözün kısası; para politikaları, maliye politikaları ve diğer tüm kısa vadeli hamleler dolar sorununun çözümü olamayacak, sadece kısa süreli ilaçlar olacaktır. Sorunun çözümü üretmektir. Daha fazla, daha kaliteli ve daha ucuz…
